• Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • dark
  • light
  • leftlayout
  • rightlayout

Biz

Entelektüelin apolitik olma hakkı var mıdır?

 

 

“Entelektüel, düşünce dünyasını her gün yeni baştan yaratabileceğine inanandır. Nerde o kahraman?” *
 

Ne menem şeydir şu hürriyet dedikleri?

Özgür olmak insana ne katar? Hiçbir şey katmazsa da müspet midir? Sınırlı mı? Sınırsız olması mümkün mü? Bir insanın özgür olmama özgürlüğü var mı?
Özgürlük hali kesin olarak “iyi” midir? Dahası bu kadar soru sormak “iyi”ye zarar verir mi?
Peki esaretin en kötüsü hangi türü? Bir odaya kapatılmak mı? Düşüncenizi ifade edememek mi? Tercih yapamamak mı? Onurunuzu hiçe sayan bir itaatperestlik mi?
Özgür olmamak istediğini yapamamak olarak açıklanabilir mi? Yoksa yasakçı zihniyete esir olmak mı?
Türkiye'de yaşıyoruz. Yasaklar ülkesi...
Baştan başlayalım. II. Meclis. İstediğini mebus seçmek yasak. Sonra şapkasız dolaşmak yasak. Arap alfebesi zinhar!
İstediğine oy atmak yasak. Hadi oy attın, dinin şeairi yasak. Arapça ezan, hutbe; Komünist olmak da yasak. “Gerekirse biz getiririz”cilerin yılları...
3. ekmeği almak yasak. Sonra düşünmek yasak. Hadi düşündün yazman yasak. Dillendirmen bile suç. İşkence olağanca serbest.
Buna rağmen düşündün mü, seçim de yasak, parti de, dernek de...
Seçim serbest olsa da öyle her istediğini seçemezsin. Yasak!
Örtünemezsin. Soyunamazsın. Memursan sakal, öğreciysen başörtüsü yasak. Nasıl giyeneceğine yök karar verir. İtiraz mı? Güldürme beni. Yasak tabii ki...
Efkar mı bastı?
Yak bir sigara.
Pardon, dur! Sigara da yasak.
Bu Ülkede özgürlük üzerine bir yazı... Güldürmeyin beni! TCK'nın bilumum ilgili  maddeleri ezberimde:  303, 305 vb...
Yasakçı zihniyetin farkına varmak ve tasfiyesini tartışabilmek dileğiyle...
 

Affedebilir miyiz?

Sözüm ona insaniyetimizin izin vereceği af en fazla ne kadar merhamet barındırabilir içinde?

Evimizi soyan bir hırsızı affedebilir miyiz? Yahut bir yakınımızı öldüren bir katili? Ya da canımıza kasteden birini affedebilir miyiz?

Ne kadar merhamet barınabilir içimizde?

Sırf bizden sonrakiler barış içinde yaşasınlar diye tüm intikam heveslerimizden feragat edebilir miyiz?

17 bin faili mechulu unutacak kadar merhametli miyiz? Sırf bir ırk mensubu olduğu için öldürülen insanların intikamını alma onurundan vazgeçebilir miyiz?

En basitinden, haksız yere terk edildiğimizde, gidenin arkasından ki tutma hakkımızı bir başka sevgiye değişbilir miyiz? Nefret yükünü yere bırakıp, hafifliğimizi sorumluluk almak için kullanabilir miyiz?

Kin tutmak yerine daha güzeline ulaşmak için harcayabilir miyiz enerjimizi? Hasedin ayağımıza vurduğu prangaları çözebilir miyiz?

(...)

Her şeye baştan başlamanın şevki için tüm başımıza gelenleri unutup kendimizi affedebilir miyiz? Hatıralarımızı haset ocağı olmaktan çıkarıp yeni güzelliklere yer açabilir miyiz?

Yeni ve güzel olan için kin tutma hakkımızı kullanmasak olmaz mı?

Ya peki, tüm yaptıklarımız için özür dileyebilir miyiz?

Affedilmeyi talep edebilir miyiz?

Hatamızı kabul edip, o hataların sebep olduğu hasarı tamire çalışabilir miyiz?

İnşa zor, yıkmanın kolaylığının cazibesi malum. Peki, zor olana talip olup kendimizi yıkıp, güzeli inşa tercihi bu kadar zor mu?

(...)

Her gün inşa ettiklerimizi yıkmak için yeni bir silah edilirken, bir nefes alıp herkesi affediyorum ve herkesten affımı istiyorum, demek neden bu kadar zor? Görmüyor muyuz, kin ve nefret yükü altında insanlığımız eziliyor. Üretkenliğimiz köreliyor, gittikçe daha tüketici birer canlı oluyoruz. Kendimizi tüketmeye başlayalı çok olmuş...

Artı değer üretmeye son verdiğimizden beri sermayeden yiyoruz, hazıra dağ dayanmaz. Bilmiyor muyuz, medeniyet dediğimiz birikimi, insaniyetimizden verdiğimiz her tavizle biraz daha çürütüyoruz.

(…)

Affetmek neden bu kadar zor?

SUS Dergi gençlerin çıkardığı bir dergi... Gençlerin hakkı değil mi sormak? Neden politik olma hakkımızı “toplum mühendisliği” deneylerinize feda ettiniz? Yahut: Nasıl bize rağmen biz için karar verebilirsiniz? Ya da: Hangi hakla zorbalığı bu ülkede gelenek haline getirdiniz?

Cevaplar tatmin edici değil. Hatta bazen yoklar. Ya peki biz ne yapacağız? Karşı devrim hevesi midir bizi tatmin edecek olan?

Ya da affetmenin huzurunda geleceğimize konan ipotekleri kaldırmak mı? Cevap basit.

Affediyoruz, geçmişin hesabı peşinde koşacak enerjimiz yok. Geleceğimiz o denli parlak ki, geçmişin kesavetine dönüp bakacak vaktimiz yok, koşmalıyız, tüm gücümüzle. Gelecek, hürriyetimizi barındırıyor. Hürriyetimiz, insaniyetimizin mükafatı...

Büyüklerimiz kusura bakmasın, yaşıtlarımızdan ve küçüklerimizden affımızı diliyoruz.

Büyüklerin kusurlarının bedelini kimsede aramıyoruz: Affediyoruz.

Daha güzel bir gelecek için, özgürlüğümüz için...

 

Hayâlin ağırlığı

Hayâl… Söylerken ne kadar da uçucu, soyut ve hafif bir kelime! İnsanda, hayata dair, ciddi, üzerinde dikkatle durulması gereken bir kelime gibi gelmiyor ilk söylendiğinde. Çünkü biz hayâli hep, seyyal ve süptil bir kavram olarak anlamış; bununla birlikte, bu kelimenin diğer tarafını hiç düşünmemişiz. Belki de, aklımızı böyle şeylere yormayı, gereksiz olarak kabul etmiş ve anlamanın yolunu daha baştan kendimizi kapamışız.

Peki, hayâli daha başka nasıl anlamalıyız? Sadece çocukların bir edimi olarak algılanan ve büyüyenlere adeta yasaklanan bir iştir hayâl etmek, hayâl kurmak… Düşünelim: hayâlperest kelimesini, çoğu zaman hakaret amacıyla kullanmıyor muyuz? Bir insanı övmek için, “Bravo! Ne kadar da hayâlperest biri!” dendiğine şahit olmuş muyuzdur hiçbirimiz? Muhtemelen hayır… Hayâlperest, ayakları yere basmayan, halk tabiriyle, “aklı bir karış havada” olan demektir. Pratik becerisi olmayanların, herhangi bir yetenekle donatılmamış olanların yaptıkları iştir hayâl kurmak. Tabii; başka ne yapsındır biçare hayâlperestler! Gerçek dünyada hiçbir karşılığı olmayan, kanıtlanamaz, herhangi bir kıstasla ölçümlenemez; fakat asıl olarak, hiçbir faydası olmayan –ki modern zamanın bize aşıladığı en zehirli düşüncelerden biri de pragmatist düşüncedir!- şeyleri düşünmek hayâlperest olarak adlandırdıklarımızın işidir.

Halbuki, dikkatimizi biraz, bize öğretilenin ötesine odakladığımızda, asıl anlamın, yukarıda değinilenler gibi olmadığını anlamamız hiç de zor olmayacaktır. Hayâl, bilmeyiz ki, bize en gerekli şeydir aslında! Aslında hayat, hayâller ve bu hayâllerin gerçekleşmesi üzerine kuruludur desek dahi abartmış olmayız. Bugün, dünün hayâlidir; yarın da bugünün hayâlidir. Ve her bir an, bir önceki ânın hayâlidir. Hayat böyleyken, kendilerine hayat adamı diyenlerin, hayatın bu işleyişinden habersiz olmaları, asıl onların hayattan kopuk olduklarını ve kendilerini kapattıkları karanlık bir odada, ömür zannettikleri hapis hayatını yaşıyor olduklarını göstermez mi?

Eğer, hayat adamı tabiri, gözümüzde ne yaptığını bilen biri görüntüsü oluşturuyorsa ve bu tabiri kullanmamız gerekiyorsa, bu tabiri ancak büyük hayâlperestler için kullanabiliriz. Çünkü hayata geçirilen büyük projeler, ancak büyük hayâllerin sonucunda gerçek olabilmişlerdir. Murat oğlu II. Mehmed, böyle büyük bir hayâlin sonucunda Fatih olmuştur. Amerika gibi, birçok milletten insanın, hiçbir ırksal temele dayanmayan birliği, ancak büyük hayâller sonucunda, -bunu kabullensek de, reddetsek de- dünyanın en tepe noktasındaki yerine varabilmiştir. Kör bir şair olan Homeros, ancak hayâlleri sayesindedir ki, İlyada ve Odysseia gibi iki büyük şaheseri kaleme alabilmiştir. Yine, ömrünün yarısına yakın bir zaman dilimini kör olarak geçiren, Arjantin’in dünya edebiyatına armağan ettiği en büyük değer olan Borges de, başka hiçbir isimle kıyaslanamayacak ve hiçbir edebi akımın çatısı altına alınamayacak özellikte, sadece kendi ismini anıştıran eserlerini, sadece hayâlinin gücüyle kaleme alabilmiştir. Marx’ın yazdıkları, ölümünden çeyrek asırdan fazla zaman geçtikten sonra, onun hayâllerine inananların gayretleriyle hayata geçirilmiş ve sonucunda dünyanın çehresi değişmiştir.

***

Sus Dergi, her hayâlin, bir gerçeğin habercisi olduğuna inandığından, her sayısında durmadan hayâllerin peşinden gitmeye ve dünyada bir şeyleri değiştirmeye kararlıdır. Hayâller değişirse, biz de değişiriz; biz değişirsek, dünya da değişir. Son söz, Shakespeare’in olsun:

We are such stuff as dream are made on*

*Bizler, hayâllerle aynı maddeden yapılmışız.

 

O bizi bekliyor olacak

Aşk.

Bir fikre göre hayatın kaynağı, kimilerine göre ise uğruna hayatın bile feda edilebileceği ulvi mefhum.

Işk. Sarmaşık yani. İnsan ruhunu kuşatabilen yegane his.

Şiddetli muhabbet... Şiddetli ise zararlı gibi geliyor insana. Oysa ne denmişti?

“Kainat aşk için var oldu...”

Kays'ı mecnun eden de aşk; insanlığa insan olma payesinin devamını kazandıran da.

(…)

Zamanın tüketime meyili her şeyde olduğu gibi insanların hislerinde de arz-ı endam etmekte. Popüler kültür çılgınlığının teşvikiyle, tüketmek üzere sevmecilik oynanıyor. İnsan kendini tüketmenin hazzı için kendilerinden vaz geçiyor. Fırsatçılar tutmuş köşe başlarını. Ortalık aşk kitabından geçilmiyor. Çoşan denizler mi dersiniz, ayrılıkların şairleri mi... Hepsinden bolca mevcut.

Bir tüketmek hırsıdır gidiyor. İnsanlığın birikimini, bencilce yok ediyoruz. İnsanlığımızı tüketmekle kutsi hissin varlığını sıradanlaştırıyor, bayağılaştırıyoruz.

Arabesk dediğimiz tarzın üretkenliğimizi sakatlamasına müsade ediyoruz. Klişeleri peş peşe dizerek ve bunu yapanları tüketerek- destekleyerek yüzlerce yıllık birikimimize ihanet ediyoruz. Fuzili'nin tarif ettiği aşkı bayağı bir mecnunluk(delilik) seviyesine indiriyoruz.

Oysa sevgi(muhabbet) hubb'dan gelir. Hubb habibi (sevgiliyi) ister. Maşuğun(seven kişi) hissidir dünyayı daha yaşanılır bir yer kılan.

Düşünsenize sevemeseydik nasıl bir yer olurdu bu dünya? Sonsuz bir sevme yetisine sahipken bile bu haldeysek aksini düşünemiyorum...

(…)

İnsanın yaşaması için en elzemlerden. Kimi ilahi aşka ulaşmak çabasında, kimi idealini gerçekleştirme. Şevkin kaynağı bir.

Kavgayı bırakıp, insanca yaşamak, insani duygularımıza sahip çıkmak ve daha insani bir dünya için birleşilebilse şüphesiz daha iyi bir dünya elde edeceğiz. Ayrılık sevme hissini köreltiyor. Dendiği gibi “Gözden ırak gönülden ırak...”

Bir araya gelebilsek daha çok seveceğiz ve asgari müşterekleri keşfedip daha insanca bir dünya için çalışabileceğiz.

(…)

Bu yazının amacı pembe bir tablo çizmek değil. Ama nefretin bu denli yer kapladığı bir dünyada bu temennilerin dile getirilmesinin bile hâkir görülmesine tepkidir yukarıdaki cümleler. İnanmak başarmanın en önemli şartı... İnanmadan hiç bir dava başarıya ulaşamamış.

Biz yola çıkarken inandık.

İnandık ki dünya daha güzel bir yer olabilir.

İnsanlar yazıya şans verdiğinde, şiddet yerini münazaraya bıraktığında, israf edilmekten kurtarılan enerji daha olumlu işlere harcanabilir.

Ve o zaman, biz üzerimize düşeni yapmanın huzurunu yaşayabiliriz.

Dünya daha güzel olacak. Bunun için ümitsizlikten başka bir engel yok.

Ümitsizliğin sebebi ise sevme hissimizi köreltmemiz. Yaşamayı sevsek, bir başkasına yapılan zulme sessiz kalmayı vicdanımıza kabul ettiremeyiz. İşte o zaman, ümit etmek için bir neden elde ederiz. Başkasına yapılan zulme kendine yapılmış gibi karşı çıkan insanlar çoğaldığında, inanıyoruz ki bu dünya daha güzel bir dünya olacak.

Ve o zaman aşkın anlamı üzerine düşünek için fazlasıyla zamanımız olacak.

Ve o zaman, inancımızın, ideallerimizin, aşk dediğimizin hakikatini kavrayacağız.

Aşk, insan için var. Biz aşk için yaşayabilecek olduğumuz zaman, o bizi bekliyor olacak.

 
Sayfa 1 > 2
  • YENİ SAYIYA YAZI GÖNDER

  • TEMSİLCİ OL

  • VİDEO İZLE

  • EDİTÖRE SÖYLE

  SUS Dergi'nin 13. sayısında konusu "KUT"

  Yazılarınızı 5 Ekim 2010' a kadar Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir 'a

  gönderebilirsiniz.

SUS Dergi'yi üniversitenizde veya fakültenizde temsil etmek için Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir 'a mail atmanız ya da 0555 550 01 03'ü aramanız yeterli olacaktır. Temsilci ne yapar öğrenmek için tıklayınız

Diğer videoları izlemek için tıklayınız

Eleştiri, şikayet ve önerilerinizi editöre iletmek için tıklayınız